19 Şubat 2017 Pazar

"Ümit Yitimi" değil/yerine Ümit...


Ümit yitimi... İnsanın, içinden çıkamadığı, olumsuz yaşamsal koşullarında düştüğü durumun adı...

Kişi, eğer doğa koşulları kadar baskın durumlarda, aklını nasıl yöneteceğini ve yeterince sakin kalmayı beceremezse ümit yitiminin sonucu olarak ve kendine yakıştır(a)madığı bu yetersizlik durumuna düşmenin düşüncesi ise utanç ve de bununla birlikte, tüm gücünü tükettiğine inanmaya başlamanın sonu ise yok oluştur yani ölümdür.

Hayvan ve insanların, var olabilme temel aracı olan korku ile sadece insanın, usunu kullanabilmesiyle sahip olduğu ümit edebilme üst olanakları ve çeşitli olasılıklar, korku ile ümit[havf ve recâ] arasında yaşamak durumunda olmamız, spordan sanata, felsefeden bilime ve tüm disiplinlerde anımsatılan, ilk ve en temel eşiklerdendir.

"Kötümserlik", "yılgınlık", "bezginlik", "tembellik" gibi zihinsel ya da hastalık gibi çeşitli fiziksel nedenlerle düşülen ümitsizlik durumları da "çaresizlik düşünceleri"ne kapılmamıza "neden olabilir" fakat doğal ya da yapay, dışsal engeller ya da içsel yüklerimiz yani kaygılarımız, sonradan duyacağımız pişmanlıklarımıza işaret etmektedir.

Yaşamın olumsuz koşullarını, çoğunlukla, yüksek ya da yeterli orandaki çözümlerin, sorunların yakınında ya da bizim hemen yanıbaşımızda bir yerlerde olduğunu anımsamak varken, kaynak ve destekleri yokuşa sürmemizin, ne yazık ki, ümitsizliklerimizi artırmak gibi büyük bir yanlıştan başka bir sonucu olmayacaktır.

Kendi yarattığımız atâlet, acziyet, "sağırlık/körlük", beklenti, inançsızlık ve belirsizlik gibi yapay koşullar ve bunların yaratacağı hüsran yerine ümidimizi artırmanın yolu ise sadece, var ve elimizde olan, olumlu koşul ve olanakların anımsanmasıdır.

"Ümitsiz" durumlar yoktur, "ümitsiz" "kişiler" vardır. 
Hiçbir zaman ve koşulda, ümidimi yitirmedim!...
( Mustafa Kemal ATATÜRK )


Ümitsizliğin en zorlusu ise aşkta yaşanandır. Aşkın hiçbir koşul tanımayacağını kabul etsek bile âşık olduğumuzda, korku ile ümit arasında gider gelir fakat çaresizlik ve ümitsizlik içinde boğuluruz. "Karşılıksız ya da biten aşk"larda, zorlu ve uzun sürede olsa bile bir yerlerde pes ederek duruma ayak uydururuz çoğunlukla. Su akar, yolunu/yatağını bulur fakat ümit beslediğimiz aşklarda ise "beklentilerimiz", "çözümlerimiz" ve çözümsüzlükler yan yana sürer durur.

İlk ve/veya tek âşık olduğumuz kişiye olan aşkımızı ise "ölümsüz aşk" olarak tanımlarız. Bu aşklarda, ümit, hiçbir zaman, zemin ve koşulda, son soluğumuza kadar son bulmayacağına inanırız ve ümit yitiminin zerresine yer yoktur.

Yaşamı ve yaşamdaki tüm olumlu/olumsuz koşul ve ayrıntıları da aşkta yaşadığımız (ya da varsaydığımız) gibi tüm olanaksızlıklara ve her yöndeki olasılıklara karşı, ümidin en yükseğiyle karşılamayı yeğlemeliyiz.


İnsan, gününü, sadece ve sadece iki biçimde geçirir.
Ya ÜMİT ya da "ümitsizlik" içinde!...



"ÜMİTSİZLİK"
( DEPAIR[İng.] | DÉSESPOIR[Fr.] | VERZWEIFLUNG[Alm.] | DESPERATIO[Lat.] )

değil/yerine


UMUT/ÜMİT
[Türkçe, Fars.]
( RECÂ[Ar.] | HOPE[İng.] | ESPOIR[Fr.] | HOFFNUNG[Alm.] | SPES[Lat.] )


Güdülenme[Motivasyon] ve Dayanç[Sabır] [Yin ve Yang], yaşamımızın üzerine kurulu olduğu iki olgudur. Herhangi bir işe başlarken, çeşitli nedenlerle zihinsel hareketlilik başlatılır fakat uzun süren/sürecek işlerde, ancak bir yere kadar yeterli olur. Güdünün tükenmeye başladığı noktada, dayanç devreye girer/girmelidir. İşin süresine, zorluğuna göre, dayancın da yetmeyeceği noktaya gelinir. Dayancın tükendiği noktada da işin tamamlanması noktasına yaklaşılmıştır ve sona yaklaşmış olmanın güdülemesiyle de süreç/iş tamamlanır.

Güdülenmemizde olduğu gibi, ümidimizde de dayancımızı işletmek durumundayızdır. Olası "ümit yitimi" durumlarına düşmemek üzere de "şu anda ve burada" olanların daha fazla farkında olarak [en az %51] ve elimizde olanların değerini bilerek, anımsayarak; kendimizi, çevremizi ve koşullarımızı, yapabileceklerimizden daha fazlası için zorlamayarak sağlayabiliriz ancak.


"Bir Zen ustası, dağlık bir bölgede dolaşırken, yürüdüğü yolun sonunun bir uçurum olduğunu görür. Dönüp başka bir yoldan devam edecekken, arkasında iki aslanın, onu beklediğini görür. Aslanlarla savaşamayacağını gören usta, uçuruma doğru daha dikkatli baktığında ise aşağı sarkan bir sarmaşık olduğunu görür ve sarmaşığa tutunarak aşağı doğru inmeye başlarken, aslanların aşağıda beklediğini görür. Tekrar yukarı çıkıp kaçabileceğini düşünürken, iki farenin, tutunduğu sarmaşığı kemirdiğini ve sarmaşığın kopmak üzere olduğunu görür. Böylesi bir durumdaki varoluşsal çaresizliğin ve ümitsizliğin içinde, tam karşısında duran bir çilek vardır. Ve usta, en ümitsiz durumda bile yaşanabilecek son/tek bir şey (daha) olduğunun bilinciyle uzanır ve o çileği yer."

Hiçbir koşulun, ümidimizi kesmesine izin vermemesine karşın, sadece, zihnin baş edemediği tek durum olan belirsizlik, ümidimizi işletmemizde biraz daha ketleyici olabilir. Belirsizliklerle başa çıkmanın tek yolu, belirgin olanlarla yol almaktır. Yapabileceklerimizle ve öncelikler yönetimimizle süreçler daha etkili olmak ve kolaylaşmakla birlikte, sonuçlar da olumlu anlamda değişebilecektir.

Özsaygımız, özgüvenimiz ve birbirimize daha fazla güvenme koşulları yaratarak, paylaşılabilecekleri daha fazla paylaşarak ve dayanışma içinde kalarak da ümidimizi, her alanda ve herkes için artırabiliriz. "Köşe kapmaca" oyunu oynamak yerine mücadelemizin sadece doğayla olduğunu/olabileceğini anımsayarak, didişmek yerine birbirimize daha fazla yaklaşarak, sırt sırta vererek, imece yöntemiyle ve oluşacak artı değerlerin dağılımında daha âdil olarak, yaşama ve geleceğe yönelik ümidimizin artmasını sağlayabiliriz. Bunu, toplumlar bazında yaşa(ya)masak bile yakın çevremizdeki kişilerle bir yerlerden başlatmak durumundayız.

Ümidimizi artıracakların, karmaşada değil yalınlıkta,
ne yapmayacaklarımızda
 olduğunu...

Eşikleri bilmekle, uclarda ve sonuçlarda değil aralıklarda/süreçlerde (dengeli/dengede) yaşamamızla sağlanacağını...

Sonuçların, süreçlerden koparılamayacağını ve öncellenemeyeceğini, 
süreci düşünmeden ve konuşmadan, sonuçlardan bahsedilemeyeceğini akılda tutarak, "Sonuçta ..." diyerek son sözü kendimize ait kılmadan, 
süreci göz ardı etmeden ve engellemeden konuşmamızda olduğunu...

Sorunların, esastan değil yöntemden/usûlden kaynaklandığını, 
çözümlerin ve önceliğin, yaklaşımlarımızda, yöntemlerimizde,
üslûbumuzda olduğunu iyice anlamamızda ve sürekli anımsamamızda olduğunu...

Herhangi bir işimizde/eylemimizde ve sözümüzde, hız yapmamamızda ve özen göstermemizde olduğunu...
( Trafik işaretlerine uyabileceğimiz/(")uyduğumuz(") gibi! )

Birbirimize, dikey ya da yatay ilişki düzeylerinde, "ne yapacağımız" dayatmalarından vazgeçip her birimizin, uyarı ya da zorunluluk noktasına getirmeden, ne yapmayacaklarımızın bilinciyle hareket etmemizde olduğunu...
( Kişilerin keyfîliklerinde değil hepimiz için geçerli, ortak gereksinim ve özgürlük alanlarına yönelmemizle!... )

Yaptığımızın "kâr", yapmadığımızın yarar olduğunu anımsamamızla...

Herhangi (yeni) bir şeyi ya da birbirimizi anlamanın, 
anlatılan/gösterilen/paylaşılan şeyin ne olduğuna, 
ne kadar farklı ya da yeni olursa olsun, önyargısız ve 
daha önceki "bilgi/bellek kayıtlarımız"dan hareketle ya da "süzgecimiz"le değil
(en azından) anlama çabasında olmamız gereken o an ya da
belirli bir zaman/zemin sürecinde,
1. Nötr Olma | 2. (Nitelikli) Soru Sorma gerekliliğini anımsamamızla olduğunu...
[ Anlamanın sesi olan hmmm ile! ]

Kişisel/toplumsal yönetim ve yaşam/a "oyununun", 
"0-1 / YA, YA DA" "kuralı/mantığı" üzerin(d)e(n) değil
"HEM, HEM DE; NE, NE DE" kuralı/mantığı üzerin(d)e(n)
yaşayışımız ve işleyişimiz ile sürdürdüğümüzü anımsamamızla!...
( Elimizi, pisliğe değdi diye kesmeyip yıkadıktan sonra yemek yaptığımız gibi! )
www.FaRkLaR.net/sozluk/fark/3965 ]


Konuşulamayacak ve konuşarak çözülemeyecek hiçbir konunun, ayrıntının ve sorunun olmadığını, doğa ve olguların yönetiminde, ancak konuşarak anlaşabileceğimizi, ne sürekli "konuşmanın", ne de tamamen "susmamızın", 
yeterli/uygun olmayacağını, doğru zaman ve zeminde, yeterli oranda, hem konuşabilmemizin, hem de susabilmemizin gerektiğini anımsamamızda ve 
tüm bunların dengesini kurabilmemizle sağlanacağını...
( Doğa ve sorunlar karşısında, derimizin kalın olmadığı, 
pençemizin bulunmadığı, fakat elimiz, dilimiz ve aklımızla, 
ancak konuşarak çözümler üretebildiğimiz gibi! )

Tüm çözümlerin, dışarıda, uzakta, ötekinde değil yalınlık ve yavaşlıkla, 
içimizde, yakınımızda ve kendimizde olduğunu anımsamamızla gerçekleşeceğini...

"Şu" ya da "bu", "şöyle" ya da "böyle" olmamızın gerekmediğini,
yaşamdan, birbirimizden ve kendimizden beklentide olduğumuz tüm kalıp ve kabuller yerine süreçte olduğumuzun ve sadece varoluşumuzun yeterli olduğunu anımsamamızla!...

Bir şey yapmadan ve söylemeden önce en az, saniyenin milyonda biri kadar, 
kendimize, düşünme fırsatı vermek üzere, iki küpeyi, kulaklarımızda varsaymak ve bunları... 

sürekli akılda tutmak durumundayız.


Bir şey ki, yapmasan da olur. YAPMA!


Bir şey ki, söylemesen de olur. SÖYLEME!








[ devamı/tamamı için Çare/ler... ]



24 Haziran 2016 Cuma

KAYGI değil/yerine SAYGI



Yaşamımıza, varoluşta ve doğada, herhangi bir canlının, varoluşunun sürekliliğini sağlamak üzere, özünde işleyen ve gerekli olan KORKU ile ancak "İnsan"ın yaşam alanında bulunan, fakat tek bilgi, bilinç ve gücümüz olan, ne yapmayacağının bilgisi [direnç/ihtiyâr] ile gereksiz ve işletilmeyebilecek bir sürecin, yani "KAYGI"nın farkını, sürekli anımsayarak devam edebiliriz.

Hepimizin, her zaman, zemin ve koşulda, herhangi bir konuda düşünebilmesi için, konunun ya da durumun kökenini, sürecini/
tarihçesini
farklarını, terimlerini ve kavramsallığını bilerek ve de anımsayarak sağlanabileceği bilinciyle, 
KAYGI'nın, KORKU ile olan farkını anımsa(t)ması gerekir.

Korku ile Kaygı arasındaki farklar, öncelikli üç ayrımda ele alınmaktadır...
"Kaynağı, Süresi ve Şiddeti"


KAYNAK: Korkunun kaynağını biliriz, kaygının kaynağı, belirsizdir.
SÜRE: Korku, daha kısa sürelidir, kaygı ise uzun süre devam eder.
ŞİDDET: Korku, kaygıdan daha şiddetlidir.

Korku [varoluşsal, zorunlu, geçerli, gerekli, etkili ve yetkin][amigdala'da]
[
Kaynağı, dışarıda ve dışarıdan içeriye.]
Kaygı [anlamsız, değersiz, geçersiz, gereksiz, etkisiz ve yetkisiz]["bağlarda"]
[Kaynağı, içeride ve içeriden dışarıya. ]


Bunlara, birkaç örnek olarak da şunları sıralayabiliriz...

Köpek/arı korkusu (yakındaysa/yakınlaşıyorsa)
"Köpek/arı kaygısı" (uzaktaysa/yakınlaşmasa da)

Uçak korkusu (binmeye yaklaştıkça)
"Uçak kaygısı" (binmeden ve düşmesi "düşüncesiyle"/zannıyla)

Terk edilme korkusu ("ondan daha önce terk edememe düşüncesiyle")
"Terk edilme kaygısı" ("bir gün mutlaka" başına geleceği saplantısıyla)

[Deneyimleneceklerde, elde etmede, sınırlarda ve 
sınavlarda...]
Başaramama korkusu (zihnindeki ve "kendince" sınırsız "çözümleriyle")
"Başaramama kaygısı" (çıkarlarının kaybedilecek olması ya da çatışmasıyla)

[Varoluş sürecinde ve gereksiniminde...]
"Ben olamama" korkusu (ötekilerin "gücü" ya da "üstünlüğüyle")
"Ben olamama" kaygısı (aidiyet sağlayamamayla)

[ Sürekli erişim ve paylaşım adresi... 
www.FaRkLaR.net/sozluk/fark/7068 ]



Kaygının çeşitleri, çeşitli yansımaları, bağlantıları ya da karıştırılan düşünce, duygu ve davranış-tutumları da söz konusudur. Kaygı, işkillenmek/vesvese ile, tedirginlik ya da telâşlanma ile, duyarlılık ve çekinme/çekince ile, ürperti ile, karakaygı(melankoli) ile de karıştırılabilmektedir. Dinsel kaygının, "dinsel inanç" ve felsefi yaklaşımın, "felsefi kaygı" olarak tanımlanması da karıştırılan ve ne yazık ki yanlış kullanılan kavramlardandır.

Bunların yanı sıra, b
irilerine acımak, tepkisizlik ya da hazır-yanıt olamama düşünceleri de bir kaygı çeşidi ya da uzantısı olarak düşünülmemelidir. Bir işe, çalışmaya başlayamamak, başlanılacak işin bölünme/kesilme olasılığının varolması, adâletin yürütülmediğini görmek de kaygı konusu değildir. Geleceği bilmeye/belirlemeye çalışmanın ya da bazı şeyleri garanti altına almaya çalışmanın da keyfîlik ve çıkarcılığa düşmekten daha öte bir sonuç vermesi olanaklı değildir.

Çeşitli kaygı benzetmeleri, genelleme,
 indirgeme ve özdeşleştirmelerin, köktenci, toptancı ve sonuç odaklı yaklaşımların da hiçbir işe yaramayacağı gibi, kaygıyı önlemenin ya da çeşitli "kayıtsızlıkları" ortadan kaldırmanın çözümü ve aracı ise "kaygı"nın yerine SAYGI'yı koymaktır. Herşeyin temelinde görebileceğimiz, varolanların, oldukları gibi kabulü ve sadece varoluşlarının yeterliliği bilinci içinde, saygı gösterme zorunluluğu ile çözülemeyecek neredeyse hiçbir kaygı durumu ya da sorunu kalmayacaktır.


"Erdemli olanlar, kaygıdan; akıllı olanlar, korkudan uzaktırlar."

Bu farkları bilmenin, kişi ve zihin üzerindeki farklarının, olumlu etkisi ve artısına, yüzlerce olumlu ve hızlı değişim elde ettiğim/iz örneklerden biri olarak, şu deneyimimi de aktarabilirim.

Sigara ile mücadelemizde, hakların korunması, adâlet ve hukuku sağlama sürecinde, 1996'daki ilk yasanın çıkması öncesinde ve sonrasında, bireysel, toplumsal, dernekler/vakıflar bünyesinde, "Sigara ve Sağlık Ulusal Kurulu" olarak daha yoğun sürdürdüğümüz kurumsal çalışmalarımız döneminde, kent içi ulaşımımı, toplu taşıma araçlarının yanı sıra, araç paylaşımları yani otostop ile gerçekleştiriyordum. Araç sahiplerinin en yoğun ortak noktalarından biri de fazlasıyla sigara içiyor olmalarıydı. Beni indirene kadar da içmemeleri yönündeki ricama, olumlu karşılık alarak yolculuğumuzu tamamlıyorduk. Bu yolculuklarımdan birinde, sigarayı yaşamından çıkarmayı çok kez denemiş olmasına karşın bir türlü başaramamış olan 60'lı yaşlarındaki bir araç sahibi, son dönemde sürdürmekte olduğu sağaltım sürecinden de pek yararlanamadığını anlattı. Ben de çözüm olarak ve doğrudan, bunun kilit noktasının, aşağıda da değineceğimiz birkaç öncelikli karıştırılmaması gerekenin yanı sıra, Korku ile Kaygı arasındaki farkı bilmesiyle gerçekleşeceğini söyledim ve yukarıda değindiğim temel farklarını anlattım. Bunları anlatır anlatmaz, bu tüketimindeki yanlış ve tıkanıklığın çözümünü, hemen o anda, kendindeki yansımalarını anlamış olarak, çok büyük bir rahatlık ve eminlikle, o andan itibaren uygulamasını ve daha sonrasında içmeme yönünde kesin bir sonuç almasını sağladı. Ben de bu farkların, daha önce paylaştığım danışanların yaşamlarındaki etkisinin yüksekliğini bir kez daha görmenin mutluluğunu yaşamıştım. Bu durum, daha sonra da yüzlerce kişide sürdüğü gibi, bu yayın ve yazı aracılığıyla daha da fazla yaşanacaktır diye ümit ediyorum. Bu sinsi maddenin zararlarını, anlama zamanı gelmiş ve geçen, bu yanlış uygulamalarındaki karar ve uygulama tutumlarını değiştirme niyetindeki tüm arkadaş ve okuyuculara çalınmış bir sivrisinek sazı olma niteliği de sağlar umarım/z.


"Değişim, ancak şimdi olabilir. 
Gelecekte ya da bir/kaç sonraki "Pazartesi gününden itibaren" değil!"

Tüm canlılar için geçerli olmak üzere, "Savaş ya da Kaç!" ilkesi üzerine kurulu doğal yaşamın bir uzantısı olarak, insanın da doğa içindeki varoluş ve yaşam mücadelesi için aynı ilke geçerli olmakla birlikte, insan için, durum, bir/kaç basamak daha yukarıdadır. Doğaya dönük gövdesinde geçerli olan bu ilkenin ötesinde, zihniyle oluşturacağı birlik ve bütünlük algısı, dünyayı ve yaşamı, bambaşka bir yapıya ve algıya taşımaktadır.

Korku ile Kaygı arasındaki temel ve kavramsal farkları ele aldıktan hemen sonra, kaygıyı ortadan kaldıracak bilgi ve araçlarımıza değinme gereği de doğmaktadır.

Biraz genişçe değineceğimiz başlık ve içeriklere, bilgi ve bilincimizin, herşeyde, her zaman, zemin ve koşulda devrede olması nedeniyle öncelikle bilinmesi ve anımsanması gerekenleriyle başlayarak, kaygının ortadan kalkacağı araçların bilgisini anımsa(t)maya devam edelim...

Herhangi bir nesne/kişi, durum ya da süreçleriyle olan ilişkilerimizde, insanı insan, bizi biz yapan beynimizin ve zihnimizin gelişmişliğiyle yol almamızdaki en temel aracımız, bilme ve bildiğimizi işle(t)me durumu olan bilincimizle sağlanmakta olduğunu "bildiğimizi" varsayıyor fakat ya bu bilgimizi kullanmayı, uzun bir süre ve koşul gerektirerek ya da neredeyse hiç anımsamadığımız bir oranda kullan(a)mıyorduk. Tam bu noktada, konuşmamızdaki, araç kullanımındaki motor yeti ve beceri örneklerinde olduğu gibi, bilgimizin ve bilincimizin yükseltilmesi yönünde, çok işimize yarayacak bir merdiven imdada yetişiyor.


BİLİNÇ MERDİVENİ

"Bilinçsiz" Yeterlilik
(Bilinçsiz Bilinçlilik)
S* -------------- O* ~
^
|
Bilinçli Yeterlilik
(Bilinçli Bilinçlilik)
| <  --------------------
                        ^
                        |
Bilinçli Yetersizlik
(Bilinçli Bilinçsizlik)
-------------------- > |
^
|
| < ------------------- |
Bilinçsiz < Yetersizlik
(Bilinçsiz Bilinçsizlik)

[ *
S: İnsanı, omurgasını ve yaşamdaki döngüselliği yansıtır/anımsatır. 
O: Bütünlüğü, birliği, bireşimi(tevhîdi) yansıtır/anımsatır. ]

Başladığımız ya da başlayacağımız herhangi yeni bir uğraş ve süreci, o konunun ya da uğraşın bizim için gerekli olduğunu anlamamız, bilmemiz ya da haberdar olmamız, o alandaki/konudaki yetersizliğimizle başlar. Bu "yetersizlik" durumumuzu fark etmemiz, anlamamız ve kabul etmemizle de devrimimize başlar ve yolculuğumuza devam ederiz.

Bu yolculuk, herhangi bir konudaki yetersizliğimizin bilincinde olmamamızla başladığı gibi, yine öyle kalmamayı ve değişimi sağlatabilecek aracımız olan bilincimizle, farkında oluşumuzla gerçekleşir. Fakat bu en temel aydınlanma ve devrimimiz, yetersizlik seviyesi ve durumunda kaldığı sürece, pek bir işe yaramayacağından dolayı da yetersizliğin aşılıp yeterli bir seviye ve yetkinliğe çıkarılması gerekir.

Bu hafif ya da yoğun, kolay ya da zorlu, donanım ve yetkinleşme, yani yeterliliğin sağlanması ve sürdürülüyor olmasından sonra, bu sürecin kolaylaşması, daha yaygın ve elverişli duruma geçebilmesi için de tırnak içinde, yine aynı kavramın kullanımındaki benzetme ya da neredeyse bilincimizin devrede olmayacağı bir seviyeye çıkarılmış olur. Bisiklet kullanmayı bir kere öğrenip bu bilgi ve deneyimin, yaşam boyunca sürekli fakat bir daha yeni bir konu/durum olarak işlemesini ortadan kaldırması gibi.

Zihnin, bu ve buna benzer milyonlarca durumunda sürdürdüğü gibi, bu süreci, bizim de bilerek ve anımsayarak yaşamamızın, kaygının yaşamımızdaki yerinin anlamsızlığını ya da en azından oranını büyük ölçüde düşürmeyi de kişisel yönetimimizde ve olgularla olan tüm ilişkilerimizde anımsamamız gereken şu dizgeyle değerlendirelim.

       YOK(LUK) |~~ KURUNTU~~|BELKİ|~~KUŞKU~~KESİN(LİK)
( ADEM |~~~VEHM~~~|ŞEKK|~~~ZANN~~~|YAKÎN )
( 0 | ~~~%50 altı~~~|%50-50|~~~%50 üzeri~~%100 )                         ( 0 ~~~~~[1-49]~~~|%50-50|~~~[51-99]~~~~~~%100 )


Bilgiyle, deneyimle, olay/olguyla ve bunların merkezi olan zihin aracımızla sürdürdüğümüz yaşamımızda, olgu ve durumların tespiti, değerlendirilmesi, yorumlanması, belirli koşullar, dikkat, incelik(rikkat) ve özen gerektirir.

Karşılaşacağımız her türlü nesne, durum, olay ve olguda, bir süreç ve sonuç birliği ve bütünlüğü söz konusudur. Bu nesne, durum ve olgular arasındaki ilişkilerde, insanın devreye girmesi ile çok farklı ilişki ağları ve olasılıklar gündeme gelir. Milyarlarca ilişki ve olasılık içinde, yol alabilmek için, (b)ilimin de tanımı olan, bilinenlerden, bilinmeyene ulaşma yolculuğunda ve çabası içinde, çeşitli salınımlar ve döngüler de söz konusudur. Bu salınım ve döngülerde de, belirleyici olan, oranlardır. Oran tespit ederek düşünür ve oran vererek konuştuğumuz oranda var olur ve var ederiz ya da ne yazık ki ezberlerle, cahillerin "kalıpları" ve "okumuşların" "kabulleri" ile yok ederiz. Ya da sorunun bir parçası değil çözümün bir parçası olarak, yeterince/yetkin bilgi sahibi olup bu kaygan zeminlerde, uygun araç olmadan, dayanaksız hareket etmeye çalışmayız.

Doğrusal ve/veya döngüsel yolculukların yanısıra ve ötesinde, her bir durum, zaman, zemin ve koşulda, bilmemiz ve anımsamamız gereken ilk ve tek nokta, [%50-50] noktasıdır, yani BELKİ aralığı ya da eşiğidir. Elimizde, henüz yeteri kadar veri bulunmayan her durum, başlangıcı ve süreci için, belirsizlik ve -henüz yeterince- bilin(e)mezlik durumunu kabul etmek, anlamak ve anımsamak durumundayızdır. Geleceğe don biçmenin, henüz gerçekleşmemiş ve tamamlanmamış olanlara, olumlu ya da olumsuz bir sonuç çıkarmanın, hiçbir şeye ve hiçkimseye bir yararı da bulunmayacağını anımsayarak düşünmeli, konuşmalı, çoğu durumda ve "gereksinim(imiz)de", olabildiğince dikkatli ve yeterince yavaş karar vermeliyizdir.

Bir şeyin yokluğunun dışındaki tüm süreç, kendi süreci ve olduğu/olacağı haliyle, öteki ucundaki KESİNLİK(YAKÎN) ile tamamlanmaktadır. Biz de bu yokluk ve kesinlik arasındaki konumumuzu, isabet kaydetmek ve haddimizi aşmamak üzere, %50'nin altında [kaygı/kuruntu/evham(< vehm)] ya da üstünde [kuşku(şüphe)/zann] tutamaz, ancak tutulmaması gereken bir bilinçte, dilde ve tutumda olarak, kalarak, bekleyerek, sabrederek dengede durabilir, en başta kendimizde ve tüm ilişkilerimizde âdil olabiliriz. Kanıt(burhan) bulunmayan ya da elde edilemeyecek hiçbir durum için kaygı/kuruntu ya da kuşku/zan "üreterek" ya da "tüketerek", ikisinden birinde bahis oynayarak hiçbir yol alamayacağımız gibi, dengede de kalamaz ve düşeriz. Bu da hem varoluşumuzu, hem kişisel yönetimimizi, hem de tüm ilişkilerimizi temelden sarsarak yıkar ve yok eder.

Bulutlu bir havanın, yağmurun yağıp yağmayacağındaki olasılık, bulutun varoluşu ne kadar yeterli bir veri gibi görünse de ancak %50-50'dir. Bizim yapmayacağımız ve yapabileceğimiz ise her iki olasılıkta da yük olmayacak bir araç olan şemsiyeyi yanımızda bulundurmaktır. Yağmurun yağacağına ya da yağmayacağına kendimizce karar vermek, kendi içimizde didişmek ya da biriyle bahise girmek, tüm varlığımızı bir tarafa koyarak kumar oynamak yerine konunun doğallığı ve yalınlığıyla, kaygılanmadan, didişmeden, durumu abartmadan, suyu görür görmez, sabunu hazırlayıp köpürtmeden geçmeyi yeğlemenin, süreçte kalmanın isabetliliğini yaşa(t)malıyızdır.

Herhangi bir iş ya da sınavda da aynı bilinçli tutumları sergileyip başarısızlık sonuçları gibi kuruntu ve kaygılarımızı artırmanın, gereksiz heyecan, yetersizlikler ve olumsuzluklar üzerine giderek düşünmenin de hiçbir yararı bulunmadığını anımsamak durumundayızdır.

Örnekler çoğaltılabileceği gibi, öncelikle yapmamamız[direnç/ihtiyâr] ve yapmamız[istenç/irâde] gerekenler arasında, dengeli aralığı, ortayı bulup, kaygı/kuruntu/evham[< vehm] ya da kuşkunun[şüphe/zan] müşterisi ve kölesi olmadan, elimizdeki veri, oran ve olanaklarla hareket etmemiz gerekmektedir.

"Zan gitmedikçe, korkudan ve kaygıdan kurtulamayız."



OLANAK ve OLASILIK

Eski deyimleriyle imkân(olanak) ve ihtimal(olasılık) olan bu kavramların arasındaki farkı bilmemiz ve anımsamamız da çoğu kaygı durumunu ortadan kaldırabilmemize yardımcı olacak farklardır.

Olanak ile Olasılık arasındaki farkı, olabildiğince yalın bir anlatım yeğleyerek,
bir kişinin, bir öğünde, kaç dilim ekmek "yiyebileceğini" düşünmek üzerinden işleyebiliriz.

"Yiyebileceği" sözündeki tırnak, kişinin, doyma eşiği ve midesindeki boşluğa işaret ettiğinde, bu, olanaklılık; kişinin, ekmek sevgisinden ya da o anki keyfi bir yeğlemesinden dolayı kaç dilim yerse tatmin olacağının belirsizliğine ve sonucuna işaret ettiğinde ise bu, olasılıktır.

Olanak ve olasılığın, kaygı durumuyla ilişkisi ise kişinin, "duygusal beslenmesinden" dolayı yani yakınlarından ve çevreden ilgi görmek istediği oranda sıradışı bir tutum ve olasılık ortaya koymasındaki kadar keyfi ve kötüye kullanılan bir durumdur. 

Dolayısıyla, kişilerin, çevresine, tribünlere oynamak, birbirini kandırmak yerine kendileriyle barışık olmaları ve bütünlüklü düşünmeleri oranında, kaygıların da ortadan kalkma oranı ve olasılığı yüksektir. Kimse için başkalarını kandırmanın, kişilerin, toplumun ve evrenin zaman ve enerjisini çalma gibi bir beklentisinin ve girişiminin işe yaramayacağını bilmesi kadar kaygı önleyici bir çözüm niteliği, etkisi, katkısı ve kolaylığı yoktur.

"Kişi, her ne yaparsa, kendi yapar, kendine yapar!"




ZAMAN ve/değil/yerine/||/<>/< AN


Kaygının neden oldukları, olabilecekleri ve ortadan kaldırılmasındaki araç ve çözümlerin merkezinde, zaman ve algı yönetimi bulunur. 

Geleceğin olumsuzu olan ve "Ya ..." ile başlayan düşünce, söz ve kaygıların yanlışlığı ve yanıltıcılığını da ancak yoğunlaşılması gereken iki düşünce üzerinde/n aşabiliriz. Birincisi, en az %51 olmak üzere, ŞU AN'da ve BURADA bilincinin yanı sıra, ikinci olarak, %46-48 oranında da geleceğin belirgin ve olumlu bakışı olan "... İSTİYORUM." düşüncesi ve sözüyledir. Tabii, tortuları, bahaneleri, mazeretleri, yani "... da"/"... ama" sözlerinin tamamen devre dışı tutulmasıyla.

Geçmişin olumsuzu olan "Keşke ..." düşünce ve sözü, hiçbir zaman düşünülmeyeceği gibi, geçmiş ve değişmezliğini ancak geçmişin olumlu deneyimlerini, "İyi ki ..." düşünce ve sözüyle, isabet kaydedilmiş, olumlu durumlar, kayıtlar, süreç ve sonuçlarla dengeleyebiliriz.

"Belirsiz" olan geleceğin belirli kılınmasını da, "Değişmez" olan geçmişin tatminkârlığını da şu anda ve buradaki bilincimiz belirlemektedir. Yaşanmış ve "değişmez" olanların pişmanlığı ya da yaşanmamış ve "belirsiz" olan belirginliğini, ancak ve ancak şu anda ve buradaki %99'lara çıkarılabilecek düşünce, eylem ve tutumlarımızla, direncimizle[ihtiyârımızla] belirleyip, geri kalan sürecin de isteklerimizle/istencimizle[irâde] doldurulması, anlamsız ve değersiz kaygıların ortadan kalkması, daha verimli bir yaşam ve kendilik deneyiminin verimliliğiyle taçlanacaktır.


                                 O >                             x [... DA / ... AMA] X
[İYİ Kİ ...]                           /|                    [ ... İSTİYORUM+
.-------------------------|---------------------------->
                                / \
- [KEŞKE ...]               [%51]                     [YA ...] -
                                 [şu anda ve burada]             

[geçmiş]                                                                                [gelecek]
[(")değişmez(")] x
                                 [(")belirsiz(")] x 


Kaygının ortadan kalkmasındaki en önemli yani öncelikli bilgi ve uygulama, pek alışık olmasak bile mutlaka sürekli anımsanması ve devrede tutulması gereken, bilinemeyecek olanların varolduğu ve bilinemeyecekleri yönündeki teslimiyet ve tevekkülümüzdür. Bu, ilk başta ve çoğumuz için pek geçerli ve olanaklı "görülmese" bile hep birlikte yaşıyor olduğumuz halde, her birimizin, "kendini öncelikli ve ayrıcalıklı görerek", "sürekli ve tek kazananın kendimiz olması gerektiği" "düşüncesi/zannı", tavrı ve tutumu kadar yanlış ve yanıltıcı, bir başka ötekileştirici ve birbirimizden uzak düşürücü büyüklükte bir tutum olamaz.

Bir başka kaygı verici ve büyük yanlışlardan biri de, hepimizin, kendi ve yakınları için, aynı anda, "en"leri istemesi, dilemesi ve dile getirmesidir. Herşeyin "en güzeli"ni, "en baştakini/tepedeki"ni, "en değerlisi"ni, "en başarılısı"nı, "en güçlüsü"nü, "en büyüğü"nü, sürekli diline dolamış bir birey ve toplum için de refah ve ferah söz konusu değildir ve hiçbir zaman da olmayacaktır.

Olan biten herşeyin uclarında ve uçurumlarında dolaşmanın, iddia sahibi olmanın, bir anlamının, bir değerinin olmayacağını, teknolojinin hızlı gelişimi ve konforun artmasındaki yanılgının taşıdığı, ne ve "ne kadar" yaşanılacak olursa olsun, her şeyi ve herkesi, sonuç odaklılıkla, süreci, bir şeyleri, başlamadan bitirmenin peşinde koşulduğu, yaşamın, tavında, kıvamında, hızlı gitmek yerine yavaş yaşamanın değeri bilinmediği, önceliği yaşanmadığı sürece daha da anlamsız bir kartopu-çığ ilişkisine döneceğini görememenin bedelleri, her ne kadar istenilmese de ne yazık ki, gerçek anlamda "kaygılanmamızı" gerektirecek çok büyük sorunların oluşacağına ve çığ altında kalarak, ezilerek yok olunacağına bir kanıttır.

"En büyük" ya da tek kaynağı "merak" olan, ancak sonuçların değer gördüğü niteliksiz "sorgulamaların" da ne içeriği, ne süreci, ne de sonucu, kişileri ve toplumları hiçbir nitelikli sonuca götürmeyeceği gibi, kendi, yakınları, vatanı, toprağı, bayrağı, sancağı, dili ve geleceği için "kaygılanılması" gereken bir durumu da ortaya sermektedir.

"Geleceği/ni merak eden/ler,
fallara değil mezarlıklara baksın!"

Bireysel ve toplumsal olarak "kaygılanmak" durumunda kalacağımız olumsuz durumları, zihnimizin üst köşelerinde, kenarda tutmak üzere, tekrar kaygının çözümlerine yönelik kişisel yönetim bilgilerimize geri dönelim...



ANIMSAMA ve ÖĞRENME

Günlük dilde kullandığımız ve düşüncemizdeki gibi gerçekleşmeyen öğrenme işlevi ve sürecinin, öğrenme çeşitlerini bilmenin de kaygının nedeni/kaynağı ve sürecinde, kaygı duygu-durum bozukluklarında, hem doğru tanımlamak, hem de tersine çevirmek üzere ne kadar işe yarayacağını anımsamak durumundayız.

Bilindiği üzere, psikoloji araştırma ve deneylerinde, hayvanlardan ve özellikle de çeşitli nedenlerden dolayı sıçanlardan da yararlanılır. İnsanın, zihinsel ve bu doğrultuda, davranışsal ve tutumsal çözümlemelerinde, anımsamanın ve öğrenmenin sürecini de sıçanlar üzerinden şöyle ilginç bir deneyle anla(t)ma olanağımız bulunuyor.

Anımsama ile Öğrenme arasındaki farkları değerlendirebileceğimiz en verimli örnek ve deney ise Su Labirenti[Water Mase]'dir.

Sıçanın, sıçrayarak dışarı çıkamayacağı, ancak yüzerek bir çıkışa ulaşabileceğini düşündüren, 50 - 60 cm. derinliğindeki ve birkaç metre çaptaki, görüş mesafesi sıfır olan, boyalı bir suyla dolu havuzu, yüzeyinde, dörde böldüğümüzü varsayalım. 

Havuzun bir çeyreğinde bulunan ve su üzerinde, sıçanı, batmadan taşıyabilecek bir mantarın çaprazındaki bir noktadan da sıçanı havuza bıraktığımızda, havuzun tamamında, suyun içinde ve herhangi bir yerinde yüzerken mantarı keşfetmesi ve üzerine çıkması, sıçan için bir çıkış kapısı ve bir kayıt olarak yerini almıştır. 

Sıçan, yine aynı havuzun bambaşka bir noktasından tekrar havuza bırakıldığında, aynı çeyrekte bulunan mantarın, birkaç saniye daha hızlı keşfedilmeye başlandığı gözlemlenmektedir. Bu süreç ve tekrar sayısı arttıkça, sıçan, havuzun neresinden suya bırakılırsa bırakılsın, sürenin kısalmasıyla ve doğrudan bulunduğu çeyreğe ve noktaya yüzme şeklinde bir sonuca ulaşmaktadır. Bu durum, sıçanın, mantarın bulunduğu çeyreği ve yeri, öğrenmiş olması değil anımsaması ile ifade edilmektedir.

İkinci aşamada, mantar, havuzun içinden alınır ve sıçan, tekrar farklı çeyreklerden havuza bırakılır. Hangi çeyrekten ve kaç kere suya bırakılırsa bırakılsın, doğrudan, mantarın bulunduğu aynı çeyreğe yüzmekte ve mantarın bulunduğu noktanın etrafında yüzmektedir. Bu daha kapsamlı durum, süreç ve sonuç ise öğrenme ile ifade edilmektedir.

Kaygının ortadan kaldırılması için bilginin yanı sıra, zihnin işleyişinin de bilinmesi, çok belirleyici ve kolaylaştırıcı bir katkı sağlamaktadır.



YEDİ (")BİLİNÇ(") MERKEZİ

7.) SÜREKLİ MUTLULUK[SAADET] 
-------
6.) YÜKSEK BİLİNÇ

5.) KOŞULSUZ SAYGI ve SEVGİ
(BOLLUK)

4.)
SEVGİ

-------
3.) GÜÇ
2.) DUYGU
1.) GÜVENLİK
[en alt]


Bilinç merkezlerinin bilgileri de
kaygı duygu-durum bozukluğunun bertaraf edilmesine etkisi ve katkısı büyük olacak bilgilerdir.

Her biri, belirli seviyelerde olmak üzere fakat ilk üç basamakta bulunan mutsuzluk merkezlerinin herhangi birine saplanmadan, olabildiğince yukarı doğru çıkılmış bilinç durumları, 4. basamaktan itibaren yukarı doğru, mutluluk merkezleri olarak sıralanmaktadır. Her bir basamak, alttaki basamakları kapsamakta ve 6. ve 7. bilinç merkezlerine tırmanmakta bir basamak olmaktadır.

En altta bulunan ilk bilinç merkezi, "Güvenlik Merkezi"dir. Bu ilk ve ilkel bilinç merkezi, her canlının varoluş gerekliliğini karşılayacak kadar önemli(öncelikli) ve ortak durumdadır. İnsanın varoluş ve yaşam sürecinde ise üzerinde yoğunlaşıldıkça, içinden çıkılamaz bir kaygı duygu-durum bozukluğunun en yoğun yaşanacağı ve en çok yaşanacak mutsuzlukların da merkezi olarak kendini göstermektedir.

Bir üst basamağa geçilmesi gereken bilinçte, "Duygu Merkezi" bulunmaktadır. Düşünsel ve akılsal olanın tamamlayıcısı olan "Duygu" ve duygusallık merkezi, üzerinde kalınmayacak ve odaklanılmayacak kadar temel araçlardan biridir. Saplanıldığı oranda, kaygının yüksek olduğu/olacağı bu merkezde, isabetsiz, yanlış davranış ve tutumların bedelleri de ağır ödenecektir. Bu durumları yaşamak yerine daha üst aşamalarındaki bilgi ve bilinç merkezlerine yükselerek, mutlululuğun daha kapsamlı seviyelerini yaşama fırsatı buluruz.

Üçüncü aşamada bulunan "Güç Merkezi", ne yazık ki çoğu kişinin, doğal sürecinde dönemsel bir algının daha sonra terk edilmesi gerektiği görülen, besledikçe daha da mutsuz olunan, güçlendikçe yalnız kalınan bir yanlış tutum merkezidir ve ayağımızın en çok kaydığı merkezdir. Varolan "gücü" kaybetmemek için kaygı duyulması gerekecek çok fazla durum olduğundan dolayı, bu merkezde saplanıp kalan kişi, mutsuzluğun da zirvelerini, kaybetme yönünde duyduğu kaygılarla yaşamaktadır.

Dördüncü merkez olan "Sevgi Merkezi", üzerinde buluşmamız, en çok ve en yaygın deneyimlenmesi gereken, en verimli kılarak kazandıran ve çoğalan ilk mutluluk merkezdir. Bu merkezde de yoğunlaşmamayı gerektiren durum,
"Eğer", "Çünkü" ve "Ama" koşullarıyla ve bu merkezde yeri olmaması gereken kaygılarla sürmesidir.


Beşinci merkezde, tüm evrende oluşan/oluşacak bir bolluğun bereketiyle "Koşulsuz Sevgi Merkezi", mutluluğun en üst seviyelerde yaşanacağı merkezlerdendir. Kaygının oluşamayacağı bir merkez olması da mutluluktaki en önemli olanaktır.

Altıncı merkez, altındaki tüm basamakları, en kapsamlı ve dengeli bir kıvamda deneyimleyebileceğimiz, "Yüksek Bilinç Merkezi"dir. Tüm basamaklara, yeterince çevik bir şekilde inip çıkabilecek, mutluluğu en üst seviyelerde yaşatacak bir merkezdir. Bu merkez, kişisel yönetim ve gelişimimizle, değişim ve dönüşümümüzle sürdürebileceğimiz, davranış ve tutumlarımızdaki birlik ve bütünlükle gerçekleşebilecek, herşeyden râzı[nefs-i râziye] ve herşeyin de bizden râzı[nefs-i marziye] olduğu bir bilinçtir. [Önceki basamaklar, aynı olmamakla birlikte, Anadolu bilgeliğinde/irfânında da, en alttan üste doğru, nefs-i emmâre, nefs-i levvâme, nefs-i mülhime, nefs-i mutmainne olarak adlandırılmaktadır.]

Yedinci merkezde ise mutluluğun sürekliliği ile taçlanan bir birlik ve bütünlük alanı vardır.[nefs-i safiye] Bu alandaki deneyimlerin kapsayıcılığı ve dinginliği ise en başta bireye, daha sonra da tüm evrene etki edecek ve yayılacak bir varoluş merkezidir.



"SİHİRLİ" ve "SİGORTA
SÖZCÜKLER

Varoluşumuzda, tüm canlı/cansız nesne, bitki, hayvan ve insanlarla, gövdelerimizin aracılığıyla etkileşim, zihnimizin aracılığıyla da hem etkileşim, hem de daha ileri ve nitelikli bir etkileşim olan iletişim ilişkilerinde bulunuyoruz. Bu ilişkilerimizin başlangıç ve ortaklığı ise yetkin bir benzetmeyle, hiçbir ayrımın bulun(a)madığı bir . [NOKTA]'dan oluşmasıdır.

"Nokta"dan aşağı doğru açılan, büyüyerek ve genişleyerek dalgalanan bir çizgide, zihin ve enerjilerimizle, aşağı [yoğunluğa/kesâfete] doğru inenyukarı [inceliğe/letâfete] doğru da yükselen bir aralıkta bulunuyor ve sürekli olarak çeşitli bilgi, bilinç seviyelerimizle, davranış-tutumlarımızdaki incelik ve kabalıklarla da aşağı ve yukarı bir salınımla, tekrar noktaya doğru geri dönmek [rücû] üzere yaşam yolculuğumuza devam ediyoruz.

Bu süreçte, az/çok ya da öteki varolanlara oranla daha "gelişmiş ya da geliş(e)memiş" varolanlar["insan"] olarak, kişiler arasındaki ilişkilerimizde de çeşitli bilgi ve bilinç farklarımızın ve tutumlarımız üzerinden sürdürdüğümüz yaşamamızda, bazı sözcüklerin önceliğini ve olumlu etkilerini görüyoruz. Bunları, etkileri ile "sihirli" ve hizmetleri itibariyle de "sigorta" sözcükler olarak kullanıyoruz. Bu sözcükler, bir piramit olarak düşündüğümüzde, sözcüklerin doruğunda yer alıyorlar.

Etkileri itibariyle neredeyse bir "sihir" olarak tanımladığımız bu sözcükler, 
kulağın duyacağı oranda seslendirilerek dışsal ve her düşünce ya da sözün, başında ya da sonunda, ilksel/öncelikli olarak kullanılmalarıyla gerçekleşiyor.

Yaşamı, (nitelikli) yaşam; insanı, 
(nitelikli) insan yapan ve öteki varolanlardan ayıran en önemli(öncelikli) durum ve kavram, sadece insana özgü bulunan, yeğleme olanağıdır. "Yeğleme/tercih etme" farkındalığıyla sürdürdüğümüz tüm düşünme ve konuşma süreçleri, bize, olgular arasındaki ayrımda durabilme ve isabetsiz olabilecek ile isabetli olan arasındaki tutumu ya da kararı verme olanağını sağlatıyor. Yani, "Bu gece/sabah, uyumayayım ve şu işleri tamamlayayım." düşüncesi ve ayrımında, "Bu gece/sabah, uyumamayı ve işleri tamamlamayı yeğliyorum." sözü ile olası zorluklar karşısında olanakların artmasını, kontrol altında tutulması gereken gücün/olanakların, bizim elimizde olmasını sağlatıyor. Gün içinde, binlerce kez içinde bulunduğumuz bu ve bunun gibi ayrımlarda, farkındalığımızı devrede tutmamızı sağlayan yeğleme olanağımız, ilgili kararımızı, uygulamamızı, günümüzü ve yaşamımızı nitelikli seviyelere çıkarmakla birlikte, kaygılanmaya neden olabilecek "düşüncelerden" de alabildiğine uzaklaşabilmemizi sağlıyor.

İkinci "sihirli" sözcüğümüz olan "Lütfen" sözü/sözcüğünün kullanımı da, aramızdaki farkların, ayrımların yok olduğu noktadan düşünerek ve seslenerek söylememizi, aktarmamızı ya da paylaşmamızı sağlıyor. Bir emiri bile ricâya dönüştürebilen bir olanak sunuyor. Yani, bir yakınımıza, "Bana bir bardak su getir!" şeklindeki, "yakınlıktan ya da rahatlıktan" dolayı emir kipinde söyleyebileceğimiz sözü bile kendimiz düşünmek varken, yakınımızın, "sihirli sözcüğü söylersen getiririm" uyarısıyla, "Peki. Lütfen, bana bir bardak su getir." sözüyle bambaşka bir alana taşımış oluruz. Bu ve buna benzer/benzemez tüm örnek ya da durumlarda, Lüt(û)fen, dikkat ve incelikle(rikkatle) söyleyebileceğimiz sözlerin yeğlenmesindeki ve gereksiz yere kaygıların oluşmasına engel olabileceğini de her ânımızda ve kararımızda, her sözümüzde göstermenin niteliği ve verimliliğinden de uzak duramayız herhalde.

Yaşamda, çok çeşitli durumlar söz konusu ve olasılık içindeyken, pek kolay kaldıramayacağımız ve taşıyamayacağımız durum ve olaylarla da karşı karşıya geliriz. Bu durumlarda kullandığımız sözcükler ise "sigorta" sözcüklerdir.

Başımıza gelebilecek her türlü maddi/manevi kayıp, ölüm, önceki koşulların yitirilmesi gibi en zorlayıcı olanlarında ise gereken tüm eylemler gerçekleştirildikten ve sözler söylenildikten, ıstıraplar paylaşıldıktan, 
sözün yetmeyeceği ve aklın tükeneceği noktadan sonra eğer bir yerlerde sonlandırılmazsa büyük zarar göreceğimiz kesin durumlar için çözüm aracı olan "sigorta" sözcükler(imiz)den ilki "Böyle" sözü/sözcüğüdür.

Yaşamın belirli aralığında bulunan zorlu durumların ötesinde de çok sıradışı, rekor ya da istisnai olumlu/olumsuz olay ve olgularla da karşılaşabilir, görebilir ya da duyabiliriz. "Böyle" sözünün yetmeyeceği (çok) aşırı ya da aykırı 
durumlar için de imdada yetişen, elektrik tesisatındaki düzenek gibi, büyük zararlara neden olmaması için kurulan önlem ve sigorta aracı olarak, "Bu da var" sözü/sözcüğü kullanılmaktadır. Bu sözcüklerin özelliği ise bunları, ancak kendimize söyleyebilmek üzere içsel ve sonsal olmalarıdır.

Kaygının pek fazla oluşmamasını, bu sözcüklerin kullanımı ile de büyük oranda sağlamış oluruz.

-----------------------------------------------------------
|       [dışsal ve ilksel]       |       [içsel ve sonsal]    |
-----------------------------------------------------------
|                                      |                                 |
|  1.) YEĞLEME/TERCİH   |     1.)    BÖYLE         |
|                                      |                                 |
|  2.) LÜTFEN                    |    2.) BU DA VAR   |
----------------------------------------------------------



AZ KULLAN! 
ya da
KULLANIRKEN
ÇOK DİKKAT ET!

Kullanılmaları ile kullanılmamaları arasında fark oluşmayan, çoğunlukla da fazlalık ve yük olarak bulunan, gereksiz, amaçsız dolgu sözcükleriyle, sözümüzün ve kendimizin değerini yükseltme, pekiştirmek gibi "kaygı"larla kullanılan, hiçbir şeyin, süreçten ayrı olamayacağını gözardı ederek, "sonuç odaklı", konuşmayı ve düşünmeyi azaltacak ve kısaltacak olduğu zannıyla, sık sık, yersiz, değersiz, içi boş olarak kullanılan birkaç sözcük durumuna düşürülmüş, kötü ve kötüye kullanımlara hizmet ettirilen, yerinde ve az kullanıldığı sürece değerli sözcüklerimiz bulunmaktadır.

Bu sözcüklerin, çıkarlarımıza hizmet edecek şekilde kullanılmaları ise kişiler arasındaki ilişkilerin, iletişim bozukluklarının ve paylaşımların azalmasındaki, neredeyse yok olmasındaki rolü çok büyük olmaktadır/olabilmektedir ne yazık ki.

Bütünü algılamak, birliği sağlamak amacıyla, kendimizden başlamak üzere, tüm ilişkilerimizi düzenlemeye ve geleceğimizi her an şekillendirirken, kaygılardan da uzak tutma amacıyla, "ülkeyi ya da dünyayı kurtarmak" üzere harcanan konuşmalar yerine en yakınımızda bulunan sorunların değil çözümlerin ilk elden bir parçası olmaya, bu yanlı, yanlış ve kötüye kullanımlardan da uzak durarak başlayabiliriz.


... ZÂTEN ...
... SONUÇTA ...
... 
ASLINDA ...
... SADECE ...
... HEP/HİÇ ... 
... HERKES/HİÇKİMSE ...
!!! BEN - SEN / BİZ - ONLAR !!!X


Az kullanılması gerekenleri ve
kullanırken çok dikkat edilecekleri bil de KONUŞ!!!

"Zaten" diyerek, her "işine gelene/gelmeyene" bağlamadan KONUŞ!!!

"Aslında" "öyle/şöyle" (oldu/olacak) ise zamanında düşün de ona göre KONUŞ!!!


"Sadece/sırf" diyerek onca konuşulanı gözardı etmeden KONUŞ!!!


"Sonuçta" diyerek son sözü kendine ait kılmadan KONUŞ!!!

"Son tahlilde" deyince daha bir üst perdeden konuşmadığını bilerek KONUŞ!!!
"Temelde" olanın ne olduğuna iyi bak da ona göre sağlam KONUŞ!!!


"Allah'tan" ise senin yetersiz diline/sözüne/onayına kalmayacağını anımsa da ona göre KONUŞ!!!

"Demek ki" ile her inancına ve kişisel sonuçlarına bağlamadan KONUŞ!!!

"Nasılsa" diyerek çıkarlarını öncellemeden KONUŞ!!!
"Ona bakarsan" diyerek sözü düşürmeden KONUŞ!!!

"Belki de" olasılıklarını düşünebiliyorsan birine ayrıcalık yapmadan KONUŞ!!!

"İlle de" o ya da öyle değil koşulsuz KONUŞ!!!

"Diyelim ki" diyorsan doğru örnek seçerek KONUŞ!!!

"Ne var?" diyerek, ahmaklık etmeden KONUŞ!!!

"Ne var ki?" diyerek, "saf görünümlü" kurnaz olmadan KONUŞ!!!

"Ne peki?" diye anlaşılması çok basit olanı karmaşıklaştırmadan KONUŞ!!!

"Niye ki?" diyerek, hazırcı değil önce kendin düşün de ona göre KONUŞ!!!
"Elimde değil" diye kendini/başkalarını "kandır"(a)madağını bilerek KONUŞ!!!

"Ne bileyim" diyorsan düşünüp, öğrenip, bilebileceğini anımsa ve ona göre KONUŞ!!!



"Herkes"i katmadan KONUŞ!!!

"Hiç kimse" demeden KONUŞ!!!

"Hep"siz KONUŞ!!!

"Her zaman"a yaymadan KONUŞ!!!

"Hiçbir zaman" diye kestirip atmadan KONUŞ!!!


"Keşke ..." ile geçmişe dönmeye çalışmadan KONUŞ!!!

"Ya ..." ile belirsiz olanı belirlemeden KONUŞ!!!


"Böyle ... Böyle ..." demeden KONUŞ!!!

"Şey - şey - şey" demeden KONUŞ!!!

"Falan-filan" diye boşluğa bağlamadan KONUŞ!!!

"Bla-bla-bla" diye başka dilde kullanmadan KONUŞ!!!

"Dedi/Dedim" tekrarsız KONUŞ!!!


"Ben" diliyle kendini merkeze koymadan KONUŞ!!!

"Sen" diliyle kişileri katmadan, hedef almadan KONUŞ!!!

"Sen de" diyerek, saldırmadan ve savunmadan KONUŞ!!!

[ Sürekli erişim ve paylaşım adresi... 
www.FaRkLaR.net/sozluk/fark/26128 ]



KARIŞTIRMA!

- GENEL ile ÖZEL('i)

- BİRİNCİL ile İKİNCİL('i)

- ARAÇ ile AMAÇ()

- SÜREÇ ile SONUÇ('u)

- KURAM ile UYGULAMA('yı)

- KORKU ile KAYGI'(yı)

Tüm bireysel, toplumsal, iş ve özel ilişkilerimizde, öncelikli olarak karıştırılmaması gereken bu 6 alanın biri, yazının en başında belirttiğimiz korku ve kaygı arasındaki farklardır.

Kaygı
larımızı, sözcük, kavram ilkeselliği ve evrenselliğinin verimliliğiyle ortadan kaldıracak bu 6 alanın yanı sıra, 50.000'in üzerinde dizinlenmiş karıştırılmaması gerekenler kılavuzu [ www.FaRkLaR.net ] ve tüm sözlüklerin, bilinmeyen sözcüklerden çok, bilinen sözcük ve kavramların anımsanması yönünde daha çok kullanılmasıyla kaygı sorunları da büyük oranda ve kendiliğinden ortadan kalkacaktır.


UYGULA!

- AYIR!
- YALINLAŞTIR!
- ARA ÇÖZÜM ÜRET/BUL!


Düşüncenin, bilgilerin, nesnelerin, kavram, olay ve olgular üzerinde en temel uygulanması gerekenlerin başında, onları bütün olarak görebilmenin yanı sıra ve ötesinde, ayırma bilgisi, becerisi ve oranı bulunmaktadır.

Bilmek ya da bilinebilenler, ancak küçültme ya da ayırma bilgi ve becerisiyle elde edilebilirler. Bu işin ustalığı da, her ustalığın temelinde bulunan çıraklık sürecinde gerçekleşir ve kaynağını, gücünü çıraklık döneminden alır. Bu bilgi, deneyim ve dönem, kalfalıkta ve ustalıkta bile olunsa, tüm sürecin neredeyse tamamıdır.

Birleştirme bilgi ve becerisi olarak tanımlanan ustalık, yetkin çıraklıktır. Hatta ustalık diye bir şeyden bile söz edilemeyecek kadar tek bir bilinç ve beceridir. Kişinin, bisiklet kullanmayı bir kere öğrenmesinden sonra, yaşam boyunca bir daha bisiklet kullanmayı öğrenmeye gerek kalmaması, kendinin değil, suyun kaldırma gücündeki gibi, kendiliğindenliğiyle, doğasıyla sağlanır. Zihnin ya da bilincin devrede olması ile değil, beynin ya da öte bir bilincin devrede olmasıyla, yukarıdaki bilinç merdiveninde görülen, bilinçsiz bilinçlilik ya da yeterlilik ile sağlanır.

Karmaşık olan ya da öyle "algılanan" süreçlerin çözümü de, onları, oldukları yapıda değil, küçülterek ya da çok haneli sayıdan oluşan bir bölmenin, tek haneli bir sayıya doğru yalınlaştırılması ile gerçekleşir.

Çözümsüz "görünen" durumların da çözümü, köklü/kökten çözüm arayışı değil ara çözüm üretebilmektir. Yaşamımızda, karşılaşılabilecek sonsuz olumlu ya da olumsuz olasılıktaki durum ve süreçler için bazen ya da çoğunlukla, bir düşünce ya da nesneden, ödün vermeden ya da bir parçasından vazgeçmeden, bir şey elde etmek ya da yetersiz/olumsuz sürecin devam etmesine göz yumarak, bir sonuç ya da çözüm oluşturmak olanaklı değildir.

Ne herhangi bir düşünce ya da bir durum için, ne de kaygının sona erdirilmesi, olumsuz ya da yetersiz koşulların tamamen ortadan kalkma "beklentisi" ya da "dileği" ile sağlanamayacağından dolayı, ayırmayı, yalınlaştırmayı ve ara çözümler üretmeyi bilmek, becermek gerekmektedir.


"Hiçbir sorun, onu yaratan 'bilinç seviyesi'yle çözülemez."




VARLIK - YOKLUK

[ l - O ]

Herhangi bir şeyden bahsedebilmemizin olanaklılığı ve/veya tüm koşulları, ancak, varoluşla ve varolanların bilgisi ile başlar/başlatılabilir. Herhangi bir verinin de bir değer ya da nitelikli bilgi olabilmesi için varoluş 
kaynağına ve 
ilkesine yönelmiş olma zorunluluğu söz konusudur. Varoluştan bağımsız bir bilgi de söz konusu değildir.
Varolan/bilimi[ontoloji] olmadan, bilgi/bilim[epistemoloji] olmaz!

V
arolanların değerinin bilinmesi ve anımsanması ise ancak o durumun, olanağın, nesnenin ya da kişinin kaybında ve/veya yokluğunda söz konusudur. Fakat yaşamımızdaki, gövdemizdeki ve zihnimizdeki varolanların değerini bilmek içinse sahip olduklarımızın ya da ötelediğimiz ilişkilerin kaybını beklememiz gerekmemektedir.

"El duası olmadan, dil duası olmayacağını" anlayarak ve anımsayarak, bir şeylerin yaşanmasında ya da sahip olunmasında, kaygı duymanın anlamsızlığını da fark etmemizi, zamanında, araç ve olanaklarımız yerindeyken harekete geçmemiz sağlar.

İnsanın, kendini tanıma, gelişme ve gerçekleştirme sürecinde, aile, çevre, okul aracılığıyla edindiği eğitim ve öğrenim aşamaları bulunmaktadır. Bu süreçteki tüm bilgi, kayıt ve deneyimlerimizi, ekmek/sandöviç arası malzemesine benzetip, tüm bu süreç boyunca, bu malzemenin, yani bilgi ve deneyimlerimizin etrafında olmazsa olmazlarımız bulunmaktadır.

Bu olmazsa olmazlarımızın, kullanılagelenleri olarak en değerli ve öncelikli olanı, Sağlık ve Özgürlük'tür. İkinci sırada, Zaman ve Enerji'mizdir. Üçüncü sırada da, Bilgi ve Farkındalık'tır.

Uygulanagelenleri olarak, 
en değerli ve öncelikli olanı, Doğa ve Doğallık, ikinci sırada, Uyum ve Bütünlük'tür. Üçüncü sırada da, Gelişim ve Değişim'dir.


Bunların hepsinin temelinde, kaynağında, kökeninde ise 
KOŞULSUZ SAYGI ve SEVGİ
bulunmaktadır.

Büyük çoğunluk için yaşamın tamamı, bu dönemle sınırlı kalmış, bilgi ve (b)ilim süreci olarak, az ya da çok bilgi, kayıt, yorum ve deneyimle tamamlanmış ya da tamamlanacak olmasının yanı sıra, bu süreci aşmak isteyenler için bir sonraki ve üst aşaması/dönemi olan, (d)olgun insan olma ve kendini gerçekleştirmek üzere, bilgelik(irfan/hikmet) ile sürdürme bilincine ve dönemine girilir.

Bilgi ve bilim bilinci ve dönemi, dört şeyi bilme süreci içinde devam eder. Bir şeyin, 
içini ve dışını, öncesini ve sonrasını [zâhir, bâtın, evvel, âhir] bilmekle tanımlanır. Bilgelik dönemi ise bu dörde ek olarak, iki şeyi daha bilmekle, bilinen her bir şeyin, zaman ve zeminini bilmekle ve İlm-i Siyâset ile gerçekleşir.
[ İlim ile İrfan arasındaki FaRkLaR için... 

www.FaRkLaR.net/sozluk/fark/7688 ]

Bu, dönemsel deneyimlerin ve donanımların temelinde, içinde ve/veya dışında, paralelinde, ötesinde düşünülmeye ve yaşanmaya çalışıldığında ise ortada, ancak tek bir bilgi ve bilinç söz konusudur. VAR(OLAN) Bilinci ve Deneyimi.

Varolan[mevcud] bilinci
, iki ve dört kavramdan oluşan düşünce, bakış, algılama, yorumlama, değerlendirme sürecinde bulunarak, bilinç ve yoğunlaşma isteğine göre değişmek üzere belirlenen ilk iki [Böyle ve Bu da var] ve sonraki dört sözcük/kavram [... gibi. | ... olabilir. | ... değil. | ... bile değil.] aracılığıyla, 
yaklaşık 3 ilâ 6'şar aylık sürede ve süreçte gerçekleşebileşecek işler kadar, ayrı ayrı çalışılarak gerçekleşebilir. 

Zihnin, bu bilince alışması ve yeniden yapılandırılması için 3 ilâ 6 boyunca, gördüğümüz tüm nesnelere ve kişilere, tüm olaylara; duyduğumuz, bildiğimiz ve düşündüğümüz tüm olgu ve kavramlara, sadece, "Böyle" gözlüğü takılarak, Böyle'nin yanına, önüne, ardına, başka hiçbir düşünce, bilgi, sözcük yanaştırılmadan düşünülmesi ve çalışılması gerekmektedir. Çalışılan "Böyle" sözcüğü ve döneminden sonra, yine herşeye, sadece, "Bu da var" gözlüğü takılarak bakılması, düşünülmesi ve çalışılması gerekmektedir.


Bu çalışmalar sonrasında ise dört kavrama daha geçilebilecektir. Öncelikle, gördüğümüz, duyduğumuz, bildiğimiz ve düşündüğümüz her bir şey, kişi, durum, süreç, imge, simge, kavram ya da ad/etiketin yanına, sadece, "... gibi." gözlüğü takılarak çalışılması gerekecektir. Sonrasında ise yine aynı koşullar ve süreyle, "... olabilir." gözlüğü takılarak çalışılması gerekecektir. Bu iki sözcükten sonra yine aynı koşullar ve süreyle fakat daha farklı bir zihin oluşturabilecek olan değilleme sürecinde, herşeyin yanına/sonuna "... değil." gözlüğü takılarak bakılacaktır. Bu sürecin dengelenmesi içinse dördüncü kavram olan "... bile değil." gözlüğü takılarak çalışılacaktır.

Varoluş bilincinin kapsayıcılığının yanı sıra, yetersizliği ya da sınırlılığı da söz konusudur. İşleyişi, "ya, ya da" "0 l" "mantığı/algısı" ya da "Newton Fiziği" ile düşünülebilen varoluş bilinci, doğa, fizik, matematik ve laboratuvarda geçerlidir.

OLuş bilincinde ise bir şeyin, ne ve ne kadar olduğundan çok ve ötesinde, şu/bu/o koşulda/biçimde olabilmesinin yanı sıra, hem belirli bir koşul, zaman ve zeminde olmakla birlikte, hem de belirli bir koşul, zaman ve zeminde olmayarak, ne belirli, ne de belirsiz bir koşul, zaman ve zeminde de bulunmadığı bilgisi ile "hem, hem de | ne, ne de" "mantığı/algısı" ya da "Kuvantum Mekaniği" ile tanımlanmaktadır. Bu bilinçte, sadece, "OLmak, OLan ya da OLuş" söz konusudur.

Tüm varoluşun, insanın, bilincin, süreçlerin ve sonuçların, herşeyin karşısında, Yokluk [O] alanı ve durumu söz konusudur. Dolayısıyla, herşeyin başında ve sonunda, yokluğu düşünmek, yok olmayı, bulun(a)mamayı, göz önünde tutmak durumundayızdır. Fakat bu bilgi ve bilinçle de bunu bilmenin ötesine geçmek zorunda olduğumuzdan dolayı, yokluğu da hem bilip, hem gözardı edebilecek kadarıyla "yok etmek", ne tek bilgi, ne de tüm bilgi ya da gerçeklik olarak kabul etmek isabetli olmayacağından dolayı, yok'un, yokluk ile ilişkisini, kendiyle sağlayamayacağımızdan dolayı da burada, elimizde kalan ve kullanılabilecek tek bilgi, "bile değil" kavramı ve sözcüğüdür. "Bile değil" bile olsa, onu kullanıyor olmak da bir varoluş alanı ve durumu oluşturacağından dolayı, "bile değil"i de "bile değil" ile devam ettirmek, bunları da yine ancak tekrar "bile değil" ile devam ettirmek ve sonsuza kadar, azalarak ve küçülerek, yok olarak gidebilecek tek kavram olan "bile değil", devam ettirilerek ve doğada, durabilerek; insanda ise susabilerek, tüm "süreç ve sonuç", "algı", "yorum", "kavramsallık", "ilkesellik", "evrensellik", "birlik" ve "bütünlük" deneyimlenir.
[Durmayabilmek ve susmayabilmek ise hâlâ insana özgülüğüyle ve ayrıcalığıyla, düşündüğünü düşünebilen, kuvantumsal ve sabit olmayan bir bilinç olmasından dolayı, insanın, zihninde, dilinde ve elinde olmaya, kısır döngü ya da nereye doğru ilerlediği bilinemeyecek eliptik bir döngü şeklinde devam eder durur.]


YOK(LUK) 
[ xOx ] bile değil ]>bile değil ]>bile değil ] >bile değil ] >bile değil ]>bile değil ] ~ ]
^
|
|
OL(UŞ)[ hem O[yok] l[var]hem de l[var] O[yok] ve
                    ne 
O[yok] , ne de l[var] "mantığı/algısı" ]
( Şu/bu/o, şöyle/böyle/öyle, şu/bu/o kadar, şu/bu/o zamanda, zeminde, koşulda/biçimde, sınırlan(dır)madan ve çerçevelen(dir)meden,
herhangi bir şey(le) olmadan ve olmayan!
Sadece OLMAK, OLAN ya da OLUŞ! )

^
|
|
VAR(OLAN)
[ yaya da l "mantığı/algısı"]
[- BÖYLE                  [ ... GİBİ 
 - BU DA VAR ]            ... OLABİLİR
                                  ... DEĞİL
                                  ... BİLE DEĞİL ]

------------------------------------------------
(D)OLGUN/KÂMİL İNSAN
S~ KENDİNİ GERÇEKLEŞTİRME ~S
[OLGUNLUK/KEMÂL]
--------------------------------------
^
|
|

İNSAN
| KENDİNİ TANIMA SÜRECİ |
(GELİŞİM)


-------------------------------------
[OLMAZSA OLMAZLAR]

[Kullanılagelenler]

1.) SAĞLIKÖZGÜRLÜK

2.) ZAMAN ve ENERJİ


3.) BİLGİ ve FARKINDALIK


----------------------------------
TÜM BİLGİ ve DENEYİMLER |
----------------------------------
[Uygulanagelenler]

1.) DOĞA ve DOĞALLIK

2.) UYUM ve BÜTÜNLÜK

3.) GELİŞİM ve DEĞİŞİM

-------------------------------------------------
|KOŞULSUZ SAYGI ve SEVGİ|
-------------------------------------------------
-------------------------------------




Bazı Sözler...
[Çok sevgili birinden]

- Biz, aslımızda sevgiyiz. Korkmadığımız zaman!

- Anlayan bir zihin, arzulardan ve korkulardan yana özgürdür.

- Korku, bilmemekten ileri gelir.

- Kendimizi ne kadar daha çok bilirsek, o kadar daha az korkarız.

- Hatamızı keşfedip, korkudan kurtulalım.

- Erdemli olanlar, kaygıdan; akıllı olanlar, korkudan uzaktırlar.

- Gövdemizin sahibi olursak, korkuyu atarız.

- Korkunun büyük bir bölümü, varolanlara bir zarar düşünmediğimiz zaman gider.

- İhanetten uzak kaldığımız kadar korkmayız.

- Zan gitmedikçe, korkudan ve kaygıdan kurtulamayız.

- Gövde ve zihin sınırlıdırlar, onun için de incinmeye açıktırlar. Onların, korunmaya gereksinimleri vardır ve bu da korkuya yol açar.

- Gelecek için antrenman, tutumlar geliştirme! Bunlar, korku işaretidir.

- Acı çekmemiş olan, korkmaz.

- İç ve dış arasındaki ayrımın yalnızca zihinde olduğunu idrak ettiğimiz zaman, artık korkumuz kalmaz.

- Arzulardan ve korkulardan kurtulalım! Görüşümüz, birdenbire berraklaşacak ve herşeyi olduğu gibi göreceğiz.

- İç değerimizi bilmeliyiz, ona güvenmeliyiz ve günlük yaşantımızda, arzu ve korkularımızı fedâ ederek bunu belirgin kılmalıyız.

- Arzudan ve korkudan kurtulmak bizi korkutmasın. Bu hepimizin bildiğinden öylesine farklı, çok daha yoğun ve ilginç bir hayat yaşayabilmemizi sağlayacaktır; öyle ki her şeyi kaybetmekle, gerçekten her şeyi kazanmış oluruz.

- Bir kez, her şeyin içten geldiğini, içinde yaşadığımız dünyanın bize değil, bizim tarafımızdan yansıtıldığını idrak ettiğimizde, korkularımız sona erer.



[ Sürekli erişim ve paylaşım adresi...